Yaralı Adam ve Truva’daki Şifacı

Bugün bilge bir kadından uzun zamandır aklımı karıştıran bir sorunun yanıtını aldım. İlyada, İlyos’un yani Anadolu’nun destanıdır. Homeros İzmirlidir. Peki neden öyleyse İlyada’da Truva’nın Argoslular tarafından korkunç bir şekilde yıkılışı anlatılır İlyada’da ? Bugün şunu öğrendim ki İlyada’da asıl anlatılan Truva’nın yıkılmasından ziyade, Truva’yı yıkanların sonradan başlarına gelenlerdir. Bu yüzden İlyada ve Odessia birlikte okunur. Odesseus senelerce Ege Denizinde bir adadan bir adaya sürüklenir, yirmi bir yıl sürer Truva’dan İthaka’ya yolculuğu. Agemmemnon eşi ve eşinin sevgilisi tarafından öldürülür, öcünü oğlu Orestes annesini öldürerek alır ve kızı Elektra hayatı boyunca yas tutacaktır.

İlyos’a denizler aşarak gelip Truva Savaşı’na işgalciler tarafında katılanlardan biri de Philoktetes’tir. Herakles, hedefinden asla şaşmayan sihirli oklarını ve yayını Philoktetes’e hediye etmişti. Bu sayede Philoktetes savaşta galip geldi, birçok kimseyi yaraladı, Truva’yı yağmaladı… Bunun karşılığında Philoktetes bacağından küçük bir yara aldı. Bu yara asla iyileşmedi. Ne merhemler, ne ilaçlar… hiçbir şey Philoktetes’in yarasına iyi gelmiyordu. Üstüne üstlük, bu yara mikrop kapacak, bir de kokmaya başlayacaktı! Çok çok dayanılmaz bir koku salacaktı etrafa…

İlyos’un güzel sahillerinden ayrıldıktan hemen sonra, eve dönüş yolunda, Philoktetes ve yol arkadaşları Limni Adası’nda avlanmak için durdular. Philoktetes’in yarası o kadar kötü kokuyordu ki, diğerleri onu kandırıp adada hapsetti ve gemiyle uzaklaştı… Yaralı Philoktetes yanında Herakles’in silahlarıyla Limni’de tekbaşına kalmıştı… Apollon’dan yardım istedi, defne yapraklarıyla yarasını iyileştirmeye çalıştı; Athena’dan yardım istedi topladığı zeytinlerden yakıcı bir merhem yaptı… Poseidon ve Nereus zaten çok uzun zaman önce ona sırt dönmüştü, deniz suyu yarasını iyileştirmek istemiyordu. Limni’de bir su kaynağıbuldu… Sıcak,kaynak suyunun ruhu olan ruhlardan da yardım istediyse de asla duyulmadı sesi. Ne insan ne tanrı, ne ölümü ne ölümsüz, ne yaşayan ne ölü, ne görünen ne de görünmeyen… hiçkimse gelmedi Philoktetes’in yardımına, şifa kapıları kapalıydı ona.

Günler, mevsimler ve yıllar birbirini kovaladı. Philoktetes’in yarası büyüyor, çok acı veriyor ve daha da kötü kokmaya devam ediyordu… Kokusu tüm Limni’yi tutmuştu, hatta adanın yakınından geçen gemilerdekiler de bu kokudan çok rahatsız olup rotalarını değiştirmeye başlamışlardı… Dünya Philoktetes’i yok saymaya devam etti. Ölüme terk edilmiş de değildi çünkü Herakles’in okları ve yayıyla yaralı da olsa adada istediği gibi avlanabiliyordu ve kendisini yırtıcı tüm hayvanlardan koruyabiliyordu. Bu sihirli silahlar tabi ki insanlar tarafından unutulmamıştı ancak o iğrenç kokuya yaklaşmayı hiçkimse göze alamıyordu, ta ki…

Ta ki bir grup çok kararlı genç adaya yaklaşana dek. Herakles’in okları ve yayını almak için geliyorlardı ancak gemileri adaya yaklaştıkça birer birer bu işten caydılar. En sonunda ne küçükleri üzerinde baskı kurarak bu işi ona yaptıracaklardı. Zavallı, henüz on beş yaşında bile olmayan bu delikanlıyı bir kayığa koydular. Yüzünü bir bez parçasıyla kapadı çünkü koku gerçekten çok dayanılmazdı… Yine de çıktı adaya, çok büyükler tarafından buna zorlanımıştı. Adada o pis koku içinde aradı durdu… Kekik, ebegümeci ve adaçayı çalıları içinden, bacaklarına dikenler batsa yürüdü ve sonunda, bir akşam güneş iyice battıktan ve karanlık çökmeye yaklaştıktan sonra ulu bir zeytin ağacının altında yatan o yaralı yaşlı adamı gördü, Herakles’in okları ve yayı da yanında duruyordu. Evet, bizim delikanlı sihirli ok ve yay için gelmişti ancak yaralı halde yerde ölmekte olan o adamı görünce içinde bir şey değişti. Yanağından aşağı tek bir damla gözyaşı düştü. Sevgi ve şefkat uyandı yüreğinde, bu yaşlı adamın hali ona çok dokundu. Artık yaranın pisliği de kokusu da umurunda değildi. Dikkatle yattığı yerden kaldırdı Philoktetes’i, sahilde kumlar üzerinde duran tekneye götürdü ve birlikte Truva’ya, Truva’daki şifacı Asklepios’a doğru yola çıktılar…

Herakles’in sihirli okları ve yayı, derler ki, hala Limni’dedir.

TempleofAesculapiusWaterhouse

Kendi dayanılmaz yaralarımızı görmenin, fark etmenin sihirli bir iyileştiriciliği vardır. İçimizde çok uzun yıllardır duran ve hayatımızı hiçkimse farketmeksizin zorlaştıran, yaklaştığımız her seferinde sırtımızı dönüp uzaklaşmayı seçtiğimiz, belki bizi kendimize yalnızlaştıran ve yabancı kılan o yarayı yok saymayı bırakıp onu bilinçli olarak hissettiğimizde, kalbimizi bu yaraya ve çektiğimiz acıya açtığımızda kendi kendimizi affedebiliriz. Şifa süreci başlar.

 

Truva’yı yerle yeksan eden savaşçının şifacısı yine Truva’dadır. Kendimizi neyin uğruna suçladıysak, neyi yanlış yaptıysak, yaramızın şifası işte tam oradadır.

Philoktetes’in yarasının iyileşmemesinin nedeni yaptıklarından dolayı yaşadığı suçluluk duygusudur. Bu suçluluk duygusu bedenindeki tüm kendi kendini iyileştirme sistemlerini kapatmıştır. Bağışıklık sistemi bloke olduğu için yara iyileşemediği gibi bir de enfeksiyon kapmıştır. Truva yıkıldığı için o artık yaralı bir adamdır.

Saklı yaralarımızı gördüğümüz, cesaretle, her şeye rağmen kendimize sevgi ve şefkatle yaklaşıp kendi kendimizin acısına tanık olduğumuz zaman iyileşmeye başlarız. Ancak sevgi ve şefkatin gözyaşları yaralarımızın iyileşmesini engelleyen blokları kıracak güce sahiptir.

One Comment Add yours

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s